MUNZAM ZARAR
Bilindiği üzere temerrüde düşen borçlunun borcun muaccel olması anından borcun ifasina kadar geçen zamandaki süre boyunca alacaklının faiz alacağı doğmaktadır. Enflasyonist ortamda borçluların borcu ödemekten imtina ettiği, mümkün olduğunca geç ve paranın değerini kaybettiği zaman ödemede bulundukları, faiz oranının çok uzun bir süre boyunca %9 oranında sabitlenmiş olması karşısında borcu ödemeyi değil ödememeyi cazip kılan faiz oranının adaleti gerçekleştirmesi mümkün olmamakta (01/06/2024 tarihinden itibaren uygulanmak üzere %24 oranına çıkartılmıştır.) ve alacaklının alacağı adeta kuş olup uçmaktadır. Peki Türk Hukukunun bu gibi durumlarda işletmesi gereken kurum hangisidir?
TBK'nun 122. maddesinde düzenlenen Munzam Zarar hükmü bu durumlar için uygulama alanı bulacaktır. Anılan maddede, "Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür. Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder." hükmü bulunmaktadır. Madde hükmünden alacaklının faizi aşan bir aşkın zararının bulunmadı halinde bu aşkın zararı borçludan talep edebileceği ve ispat yükünün ise borçluya yüklendiği görülmektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 13/06/2012 tarihli 2011/18-730 E., 2012/373 K. sayılı kararı, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 19/06/2002 tarihli 2001/13-569 E., 2002/534 K. sayılı kararı, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10/11/1999 tarihli 1998/13-353 E., 1999/929 K. sayılı kararı, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 04/02/2010 tarihli 2008/4799 E., 2010/1264 K., sayılı kararlarına göre "Enflasyonist ortamda alacaklının parasının değerini sabit tutmasının karine olarak kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir. Başka bir deyişle, enflasyonist ortamda bireyin parasını sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir çaba ve girişimde bulunması, hiç olmazsa vadeli mevduat veya kurları devamlı yükselen döviz yatırımlarında değerlendirmesi olayların normal akışına ve hayat tecrübelerine uygun düşen bir karine olarak kabul edilmelidir. Dolayısıyla, bu karinenin aksini, yani kusursuzluğunu ve sorumsuzluğunu ispat yükü borçluya düşer." ,
Anayasa Mahkemesinin 21/12/2017 tarihli ve 2014/2267 başvuru numaralı kararında "Alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklendiği kanaatine varılmıştır. Bu tespite rağmen derece mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamunun yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu değerlendirilmiştir."
Alacağın değer kaybına uğratılarak ödenmesi nedeniyle alacaklının mülkiyet hakkı ihlal edilmekte, piyasa şartlarının öngörülememesi nedeniyle HMK 187/2 gereğince de alacaklının alacağının geç ödenmesi halinde zararın mevcudu muhakkak olacağından alacaklının zararını ispatlama şartı bulunmamaktadır. Ancak hal böyleyken Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun güncel bir içtihadına göre, yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış veya serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşu alacaklıyı ispat yükünden kurtarmaz. Alacaklının munzam zarar iddiasını kendi durumuna özgü ve somut vakıalarla ispatlaması gerekir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 09/12/2021 tarih 2017/18-2800 E., 2021/1629 K. sayılı kararı) Yargıtay'ın farklı dairelerinin de aynı yönde içtihatları bulunduğu gibi İstanbul BAM 13. HD 12/11/2020 tarihli 2019/319 E., 2020/1260 K., sayılı kararında da aynı gerekçe nedeniyle davanın reddine dair kararlar verildiği görülmektedir. Borçlu borcunu zamanında ödeseydi alacaklının parasını değerlendirebileceği, parasının değerine değer katabileceği, gelecekteki gelirinden zarara uğratıldığı her makul dürüst ve orta zekalı kişi tarafından bilinebilecek bir durumdur. Hukukun kötüniyeti korumadığı unutulmamalıdır. Alacaklılar lehine Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 20/09/2018 tarihli 2016/12086 E., 2018/5488 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere "Enflasyonist ekonominin olumsuz etki ve sonuçları kamuca az veya çok herkesin bildiği, en önemlisi gerekli olduğu takdirde bilinebilmesinin kolayca gerçekleştirilebileceği ve mahkemelerin de bilgisi altında olan vakıalar olarak kabulü gerekir. Yasal deyimi ile maruf ve meşhur vakıalardır ve bunların ispatına gerek yoktur. Bunların yanında İBK 20/10/1989 T. K.3 sayılı kararda 'para her zaman kullanılması mümkün ve temettü getiren bir meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın vücudu muhakkaktır' şeklindeki kabulde az yukarıda açıklanan hukuki tespit ve bulguları doğrulamaktadır. Şu durum karşısında alacaklının davasında dayandığı maddi olgulara uygulanması zorunlu görülen HUMK m. 238/2 ve MK m7 anlamında belirlenen delillerle alacaklı zararının kanıtlandığına ilişkin karinenin vücut bulduğu ve böylece davacının zararını ispat yükümünü ifa ettiği açıktır."
Her ne kadar önceki tarihli kararlar alacaklılar lehine olsa da Yargıtay'ın 09/12/2021 tarihinden itibaren görüş ve içtihat değiştirdiği düşünüldüğünde munzam zarar davalarının derece mahkemelerince, BAM ve Yargıtay dairelerince reddedildiği görülmektedir. Bu hususta Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 12/02/2024 tarihli "Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik olumsuzluklardan hareketle ileri sürülen soyut ve varsayıma dayalı zarar iddiaları hükme esas alınamaz." kararı , Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 06/03/2023 tarihli "Munzam zarar davasında yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşu davacıyı ispat yükünden kurtarmaz." kararı , Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 29/03/2022 tarihli "Munzam zarar istemi elverişli ve geçerli delillerle kanıtlanmalıdır." , Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 09/12/2021 tarihli "Kamulaştırma bedelinin geç ödenmesinden kaynaklı munzam zarar istemi elverişli ve geçerli delillerle kanıtlanmalıdır." kararları bu yöndedir.
Ancak Anayasa Mahkemesi munzam zarar başvurularında alacaklı lehine kararlar vermekte ve alacaklının mülkiyet hakkının ihlal edildiğine hükmetmektedir.
ZAMANAŞIMI
Zamanaşımı süresi alacağın muaccel olduğu, yani aşkın zararın doğduğu tarihten itibaren 2/10 yıldır.
Yargıtay'ın bazı içtihatlarına göre, "Asıl alacak davasının açıldığı tarihte, alacağın geç tahsili nedeniyle oluşan munzam zararın miktarının tespiti imkan dahilinde ise aynı tarihte davanın açılmasının gerektiği ve zamanaşımının o tarihte başladığı düşünülebilir ise de alacağın hiç ödenmemesi veya kısmen ödenmesi halinde oluşacak zararın tespiti mümkün olmadığından, munzam zarar davalarında zamanaşımının başlangıç tarihinin alacağın tamamının tahsil edildiği tarih olarak düşünülmesi gerekir."
HESAPLAMASI
8 Değişkenli hesaplamaya göre hesaplanmaktadır. Asgari ücret , Altın gr, Dolar, Euro, TÜFE, ÜFE, En yüksek banka mevduat faizi (3 aylık ve alacağın muaccel olduğu tarihten ödeme yapılan tarihe dek), Devlet tahvil faizi (alacağın muaccel olduğu tarihten ödeme yapılan tarihe dek) anılan bu 8 ekonomik gösterge ortalaması alınarak borcun temerrüt tarihinden tahsil tarihine kadar ekonomik göstergelere göre ulaştığı değer bulunmaktadır. Tahsil edilen kısmi ödemenin mahsup edilmesi akabinde faizi aşan zarar tespit edilmektedir. Alacak tahsil edilmemiş ise; hesap tarihi itibariyle alacağın ulaştığı rakam bulunup, hesap tarihi itibariyle faiz ile asıl alacak toplamının düşülmesi suretiyle elde edilen rakam faizi aşan zarar olarak hesaplanır.
İÇTİHATLAR
Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 15/03/2021 tarihli 2020/967 E., 2021/859 K., sayılı kararı;
MAHKEMESİ: Asliye Hukuk Mahkemesi
Dava, davacı yüklenicinin davalı arsa sahipleri ile imzaladıkları kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin feshi sonucu ... 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 1999/885 E. sayılı dosyası ile açılan ilk tazminat davası neticesinde karşılanamayan aşkın zararın tazmini istemine ilişkin olup, mahkemece, davanın reddine dair verilen kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 23. Hukuk Dairesi'nce davacı vekilinin tüm temyiz itirazları reddedilip verilen 08.10.2019 gün, 2016/5283 Esas, 2019/4089 Karar sayılı onama ilâmına karşı davacı karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Munzam zarar, davanın dayanağı olan kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin düzenlendiği 22.09.1994 ile ... 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 1999/885 E. sayılı davanın açıldığı tarihlerde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 105/1 ve 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 122/1. maddesinde düzenlenmiştir. Borçlar Kanunu'nun 105/I. maddesinde munzam zarar başlığı altında yapılan düzenleme ile "Alacaklı düçar olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir." denilmek suretiyle alacaklının temerrüt faizini aşan zararını borçlunun kusurunun bulunmadığını ispat edememesi halinde ödemekle yükümlü olduğu kabul edilmiştir. 6098 sayılı TBK'nın 122/1. maddesinde de ""Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı gidermekle yükümlüdür."" şeklinde BK'nın 105. maddesindeki düzenlemeye paralel ve dili sadeleştirilmiş bir hüküm getirilmiştir. TBK'nın yürürlüğe girmesini düzenleyen 6101 sayılı Yasa'da bu konuda açık bir düzenleme bulunmadığı ve munzam zararla ilgili bir değişiklik söz konusu olmadığından değerlendirmenin kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin kurulduğu ve davaların açıldığı tarihlerde yürürlükte bulunan 818 sayılı BK'nın 105/I. maddesi kapsamında yapılması gerekir. Yargıtay HGK'nın 10.11.1999 gün ve 13-353/929 sayılı kararında vurgulandığı üzere; Munzam zarar sorumluluğu kusura dayanan borçlu temerrüdünün hukuki bir sonucudur ve alacaklının zararının faizi aşan bölümüdür. Borçlu para borcunun vadesinde ödemediğinde (temerrüt) oluştuğunda sözleşme veya yasada belirlenen “gecikme faizi” ödeme yükümü altına girer. Bu durumda BK'nın 103. maddesi uyarınca alacaklının mutlak ve tartışmasız bir zarara uğradığı kabul edilmektedir. O nedenle alacaklıya, uğradığı zararı ispat yükümü verilmeksizin, en önemlisi borçlunun kusuru olup olmadığı araştırılmaksızın yasa gereği kabul edilen zararı giderme hakkı tanınmıştır. Bunun dışında, alacaklının uğradığı zararın temerrüt faizinin üstünde gerçekleşmiş olması durumlarında ise, davada uygulanması gereken BK'nın 105. maddesi gündeme gelir. Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir. BK 105. kaynağı ne olursa olsun, temerrüt faiz yürütülebilir nitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında uygulanma olanağına sahiptir. Borcun dayanağı haksız fiil, sözleşme, nedensiz zenginleşme, kanun, vekâletsiz iş görme olabilir. Bu bağlamda hemen belirtelim ki, munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuki aykırılıktır. O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü (BK 105), asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. Munzam zarar bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyla, asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sonuç ermeyeceği gibi, icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması halinde dahi (BK'nın 105/2) takip veya davanın konusuna dahil bir borç olarak da kabul edilemez. Hâl böyle olunca, asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazî kayıt dermeyanına da gerek bulunmamaktadır. Ayrı bir dava ile on yıllık zamanaşımı süresi içerisinde her zaman istenmesi mümkündür. Munzam zarar sorumluluğu, kusur sorumluluğuna dayanır. BK'nın 105. maddesi kusur karinesini benimsemiştir. Munzam zarardan kaynaklanan tazminat borcunun doğması için aranan kusur, borçlunun temerrüde düşmekteki kusurudur. Farklı bir anlatımla, burada zararın doğmasına yol açan bir kusur ilişkisi aranmaz ve tartışılmaz. Sorumluluk için borçlunun tümerrüde düşmedeki kusurunun varlığı asıldır. Kural olarak munzam zarar alacaklısı, öncelikle temerrüde uğrayan asl alacağının varlığını, bu alacağın geç veya hiç ifa edilmemesinden dolayı temerrüt faizi ile karşılanmayan zararını, zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmekle yükümlüdür. Alacaklı, borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir. Borçlu ancak, temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlama koşuluyla sorumluluktan kurtulabilir. Dairemizce uzun yıllar munzam zararın varlığını davacı alacaklının somut delillerle kanıtlamak zorunda olduğu kabul edilip uygulanmış olmakla birlikte, Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru sonucunda vermiş olduğu, 21.12.2017 gün ve 2014/2267 sayılı başvuru nolu kararına konu uyuşmazlıkta, başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi ve olağan dışı bir külfet yüklendiği, bu tesbite rağmen derece mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamu yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine değerlendirilip mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine ve yeniden yargılama yapılmasına karar verilmiş olması karşısında, hak ihlâline neden olmamak düşüncesiyle munzam zararın somut delillerle kanıtlanması gerektiği uygulamasından vazgeçilmiş, gelişen ekonomik koşullar, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin korunması Anayasa Mahkemesinin ihlâl kararlarının bağlayıcılığı göz önünde tutularak enflasyon ve buna bağlı olarak döviz kurları, mevduat faizleri, devlet tahvilleri ve diğer yatırım araçlarının faiz oranları ile birlikte getirilerinin temerrüt faizden fazla olması halinde munzam zararın varlığının karine olarak kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir. Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelince; davacı yüklenicinin bu davadaki talebi 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 105/1 ve 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 122/1. maddesinde düzenlenen aşkın zarara ilişkin olup, ... 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 1999/885 E. sayılı dosyası ile açılan ilk tazminat davasında karşılanmayan zararlarının varlığı ve miktarını mahkemenin de kabulünde olduğu gibi somut delillerle ve yeterince kanıtlayamamışlardır. Ancak, ülkemizde yaşanan ve herkes tarafından bilinen enflasyon, artan fiyatlar, döviz artışı vs. gibi olgular nedeniyle her zaman alacaklıların zararının temerrüt faizi ile karşılanması mümkün olmayacağından, öncelikle munzam zarar talep edilen alacakla ilgili temerrüt tarihinden tahsil tarihine kadar geçen süredeki enflasyon verilerini gösterir TEFE, TÜFE-ÜFE oranları, banka vadeli mevzuat faiz oranları, döviz kurları, devlet tahvil faiz oranları, işçi ücretleri ve diğer yatırım araçları ile ilgili getiri bilgilerinin resmi kurumlardan sorulup tesbit edildikten sonra, oluşturulacak munzam zarar hesabı konusunda uzman bilirkişi kurulundan, tahsiline karar verilen davacı alacağının temerrüt tarihinde bu yatırım araçlarından oluşacak sepete yatırılması ve değerlendirilmesi halinde tahsil tarihlerinde asıl alacakla birlikte getirisinin ulaşabileceği miktar ile tahsiline hükmedilen asıl alacak ve bu alacak için temerrüt tarihinden tahsil tarihlerine kadar davacının tahsil edebileceği ve tahsil ettiği faiz miktarı ve toplam miktar ve bu şekilde bulunacak toplam miktarlar arasındaki fark konusunda gerekçeli, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınıp değerlendirilerek faizle karşılanamayan zarar konusunda sonucuna uygun bir karar verilmesi yerine ... 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 1999/885 E. sayılı dosyası ile davacının tazminat talebinin hüküm altına alındığı gerekçesi ile davanın reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur. Yerel mahkeme kararının bu gerekçe ile bozulması gerekirken onandığı, bu kez yapılan inceleme ile anlaşıldığından, davacının karar düzeltme talebinin kabulü uygun görülmüştür.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının karar düzeltme taleplerinin kabulü ile Yargıtay 23. Hukuk Dairesi'nin 08.10.2019 gün 2016/5283 Esas, 2019/4089 Karar sayılı onama kararının kaldırılarak yerel mahkeme hükmünün davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harç ile karar düzeltme harcının istek halinde davacıya iadesine, 15/03/2021 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Anayasa Mahkemesi Aşkın Zarar Ampute Volkan KAHIRLI Kararı
BAŞVURUNUN KONUSU
Başvuru, mahkeme kararıyla tespit edilen alacağın enflasyon karşısında yitirilen değerinin karşılanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
BAŞVURU SÜRECİ
Başvuru 3/6/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.
III. OLAY VE OLGULAR
Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:
Başvurucu, 1982 doğumlu olup Sakarya'da ikamet etmektedir.
Türkiye İşitme Engelliler Futbol Millî Takımı 2-12/7/2008 tarihleri arasında Yunanistan'ın Patras kentinde düzenlenen İşitme Engelliler Dünya Futbol Şampiyonası'na büyükler kategorisinde katılarak dünya ikinciliğini elde etmiştir. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü (İdare) tarafından başarı elde eden ve başvurucunun da aralarında bulunduğu 23 sporcuya 20/10/2006 tarihli ve 26325 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan mülga Spor Hizmet ve Faaliyetlerinde Üstün Başarı Gösterenlerin Ödüllendirilmesi Hakkında Yönetmelik'in (mülga Yönetmelik) 22. ve 23. maddeleri uyarınca 26/1/2009 tarihinde 75'er Cumhuriyet altınının şampiyonanın bittiği 12/7/2008 tarihindeki Türk lirası karşılığı verilmiştir.
Başvurucu 2/3/2009 tarihinde İdareye müracaatta bulunarak mülga Yönetmelik'in 6. maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca 400 Cumhuriyet altını karşılığı ödül verilmesi gerektiğini ileri sürmüş, buna göre geriye kalan 325 Cumhuriyet altını karşılığı Türk lirasının yasal faiziyle birlikte ödenmesini talep etmiştir. Başvurucunun talebi zımnen reddedilmiştir.
Başvurucu, zımni ret işleminin iptali istemiyle 11/5/2009 tarihinde Ankara 7. İdare Mahkemesinde (7. İdare Mahkemesi) dava açmıştır. 7. İdare Mahkemesi 28/1/2010 tarihinde idari işlemin iptaline karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, mülga Yönetmelik'in işitme engelliler spor dalında organize edilen dünya şampiyonalarında dereceye girenlere verilecek ödüllerin düzenlendiği 22. maddesinde açıkça 6. maddenin (2) numaralı fıkrasının uygulanacağının hüküm altına alındığı vurgulanmıştır. Kararda, sözü edilen fıkranın uygulanmasında idareye takdir yetkisi tanınmadığına işaret edilerek mülga Yönetmelik'in 23. maddesinin uygulanmasının mümkün olmadığı ifade edilmiştir. Kararda sonuç olarak bakiye 325 Cumhuriyet altınının şampiyonanın bitim tarihi olan 12/7/2008'de Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasınca belirlenen altın fiyatı esas alınarak tespit edilen Türk lirası karşılığının yasal faizi ile birlikte başvurucuya ödenmesi gerektiği belirtilmiştir.
İdarece 10/5/2010 tarihinde 58 Cumhuriyet altını karşılığı olarak 14.462,19 TL başvurucuya ödenmiştir.
Davalı İdarenin temyiz başvurusu, Danıştay Onuncu Dairesince (Danıştay) İdare Mahkemesinin gerekçesi değiştirilmek suretiyle 27/4/2010 tarihinde reddedilmiştir. Danıştay başvurucuya verilecek ödülün mülga Yönetmelik'in 6. maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca belirlenmesi gerektiğini vurgulamıştır. İdarenin karar düzeltme istemi 11/2/2014 tarihinde reddedilmiştir.
İdare 400 Cumhuriyet altınından geriye kalan 267'si için 13/7/2008 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasınca belirlenen altın fiyatını esas alarak belirlediği 66.750 TL'yi 30/11/2018 tarihinde başvurucuya ödemiştir. Başvurucuya herhangi bir faiz ödemesi yapılmamıştır.
Başvurucu 29/1/2019 tarihinde Ankara 4. İdare Mahkemesinde (4. İdare Mahkemesi) tam yargı davası açmıştır. Başvurucu, İdarenin faiz dahi ödemediğinden yakınarak 66.750 TL'nin 13/7/2008 ile 30/11/2018 tarihleri arasındaki altın fiyatı artış oranınca artırılmasını ve tazminat olarak bu suretle tespit edilecek tutara hükmedilmesini talep etmiştir.
Davalı İdarenin savunma yazısında, mülga Yönetmelik'in 16. maddesinin 4. fıkrasında müsabakaların bittiği tarihte Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasınca belirlenen altın fiyatının esas alınması gerektiğinin hükme bağlandığı belirtilmiş, anılan Yönetmelik hükmüne uygun olarak başvurucuya ödeme yapıldığı ifade edilmiştir.
İdare Mahkemesi 2/5/2019 tarihinde davayı kesin olarak reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, İdarenin ödül tutarını hesaplama yönteminin mevzuata uygun olduğu belirtilmiştir.
İLGİLİ HUKUK
Konu hakkında ilgili hukuk için bkz. Ferda Yeşiltepe[GK], B. No: 2014/7621, 25/7/2017, §§ 17-31.
İNCELEME VE GEREKÇE
Anayasa Mahkemesinin 16/3/2022 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü
Başvurucu, alacağının geç ödenmesi sebebiyle enflasyon karşısında yitirilen değerinin karşılanmaması dolayısıyla mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Başvurucu ayrıca talebine uygun bir karar verilmemesi ve mahkeme gerekçesinin makul olmaması nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının, idarenin sorumluluğunun tartışılmaması nedeniyle de mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini belirtmektedir.
Bakanlık görüşünde, başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edilip edilmediği konusunda inceleme yapılırken somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir.
Değerlendirme
Anayasa’nın"Mülkiyet hakkı"kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir:
"Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.
Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz."
Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun şikâyetlerinin, ödenmesine karar verilen parasal hakların değer kaybına uğratılmasına ilişkin olduğu anlaşıldığından tüm iddialarının mülkiyet hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
Başvuruya konu olayda uygulanacak ilkeler Anayasa Mahkemesinin Ferda Yeşiltepekararı ile ortaya konulmuştur (Ferda Yeşiltepe, §§ 45-76). Bu ilkeler doğrultusunda inceleme mülkiyet hakkı kapsamında yapılacaktır.
Başvurucunun 325 adet Cumhuriyet altınının 12/7/2008 tarihindeki Türk lirası değerince alacağının anılan tarih itibarıyla mevcut olduğu 7. İdare Mahkemesinin 28/1/2010 tarihli kararıyla tespit edilmiştir. Başvurucunun bu alacağının Anayasa'nın 35. maddesi anlamında mülkiyet hakkı kapsamındamülkteşkil ettiği kuşkusuzdur (benzer yöndeki karar için bkz. Ferda Yeşiltepe, §§ 45-47).
Anayasa Mahkemesi; kanun koyucunun bir hak olarak öngördüğü veya kamu borcu hâline gelmiş ödemelerin geç yapılması nedeniyle mağdur olunduğu iddiasıyla yapılan başvurularda, alacakta veya hakka konu bedelde meydana gelen değer aşınmalarının başvurucular üzerinde orantısız bir yük oluşturması hâlinde mülkiyet hakkının ihlaline karar vermiştir (Mehmet Akdoğan ve diğerleri,B. No: 2013/817, 19/12/2013; Akel Gıda San. ve Tic. A.Ş., B. No: 2013/28, 25/2/2015; Ferda Yeşiltepe, §§ 63-76). Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi, mahkemelerce hükmedilen alacak veya tazminatların enflasyon karşısında aşırı ölçüde değer kaybettiği başvurularda ölçülülük yönünden mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Abdulhalim Bozboğa, B. No: 2013/6880, 23/3/2016, §§ 48-66; ANO İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti. [GK], B. No: 2014/2267, 21/12/2017, §§ 69-82).
İdare, 7. İdare Mahkemesinin kararını uygulamak amacıyla başvurucuya 58 Cumhuriyet altını için 10/5/2010 tarihinde 14.462,19 TL ödenmiştir. Başvurucunun bu ödemeye ilişkin olarak herhangi bir şikâyeti bulunmamaktadır. İdare, geriye kalan 267 Cumhuriyet altını için ise 30/11/2018 tarihinde başvurucuya 66.750 TL ödemiştir. Sözü edilen tutar 13/7/2008 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasınca belirlenen altın fiyatı esas alınarak hesaplanmıştır. Başvurucu, yaklaşık on yıl sonra ödenen 66.700 TL'nin enflasyon karşısında uğradığı değer kaybının karşılanmamasından yakınmıştır.
Başvurucunun alacağına hak kazandığı tarihten ödeme tarihine kadar geçen süredeki enflasyon oranları dikkate alındığında mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen söz konusu alacağın değer kaybına uğratıldığı anlaşılmaktadır. Belirtilen değer kaybı oranı gözetildiğinde müdahaleyle başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklendiği, bu sebeple söz konusu müdahalenin kamunun yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengeyi başvurucu aleyhine bozduğu sonucuna varılmıştır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Ferda Yeşiltepe,§ 75).
Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden
Başvuruda tespit edilen hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Bu kapsamda kararın gönderildiği yargımercilerince yapılması gereken iş, yeniden yargılamaişlemlerini başlatmak ve Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar vermektir (30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasında düzenlenen bireysel başvuruya özgü yeniden yargılama kurumunun özelliklerine ilişkin kapsamlı açıklamalar için bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2), B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).
Öte yandan ihlalin niteliğine göre yeniden yargılamanın yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından başvurucunun tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi gerekir.
HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
1.)Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
2.)Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
3.)Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 4. İdare Mahkemesine (E.2019/202, K.2019/957) GÖNDERİLMESİNE,
4.)Başvurucunun tazminat taleplerinin REDDİNE,
5.)364,60 TL harç ve 4.500 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 4.864,60 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,
6.)Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
7.)Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 16/3/2022 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Anayasa Mahkemesi Aşkın Zarar Müşerref SEDEF Kararı
BAŞVURUNUN KONUSU
Başvuru, alacağın enflasyon karşısında değer kaybına uğraması nedeniyle mülkiyet hakkının, diğer şikayetler nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkindir.
BAŞVURU SÜRECİ
2020/19618 Başvuru nolu 18/09/2024 tarihli karara göre,
B. Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia,
Başvurucu, ilk dava tarihinden itibaren maaş alacağına faiz işletilmemesi nedeniyle alacağının enflasyon karşısında değer kaybına uğratıldığından yakınmıştır.
Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
Başvurucuya ödenen maaş farkına konu para alacağı Anayasanın 35. maddesi kapsamında mülk teşkil etmektedir. Alacağın değer kaybına ilişkin şikayetler, mülkiyetten barışçıl yararlanmaya ilişkin birinci kural çerçevesinde incelenecektir.
Anayasa Mahkemesi, kamu kurum ve kuruluşlarından olan çeşitli para alacaklarının değer kaybına uğratılarak ödenmesine ilişkin şikayetleri daha önce incelemiş, buna göre kamu makamlarının para borçlarını makul olmayan bir gecikme ile ödedikleri durumlarda para alacağında meydana gelen değer aşınmalarının başvurucular üzerinde şahsi olarak aşırı bir yük oluşturması halinde müdehale ölçülü olmadığından mülkiyet hakkının ihlaline karar vermiştir. (Kamulaştırma bedeli yönünden bkz. Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No:2013/817, 19/12/2013 ; Ali Şimşek ve diğerleri, B. No:2014/2073, 06/07/2017 ; bir sosyal güvenlik ödemesi yönünden bkz. Ferda Yeşiltepe (GK), B. No:2014/7621, 25/07/2017; ihale alacağı yönünden bkz. ANO İnşaat ve Ticaret Limited Şirketi (GK) B.No:2014/2267, 21/12/2017; vergi iadesi alacağı yönünden bkz. Akel Gıda San ve Tic. A.Ş., B. No:2013/28, 25/02/2015; deprem nedeniyle tazminat yönünden bkz. Abdulhalim Bozboğa, B.No:2013/6880, 23/03/2016; açığa alınan memurun maaş farklarının iadesi yönünden bkz. Vildan Utku Atalay, B.No:2015/4812, 07/02/2019).
Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru ile benzer nitelikte olan Hami Çetiner (B.No:2019/7982, 23/11/2021) kararında uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede sonradan ödenen aylıkların faizsiz olarak ödenmesinin başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklediği ve başvurucunun mülkiyet hakkının korunması ile müdehalenin kamu yararı amacı arasında olması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu gerekçesiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.
Somut olayda Kütahya İdare Mahkemesi başvurucunun Mart 2001-Ocak 2016 döneminde Üniversitede çalışamaması nedeniyle mahrum kaldığı 69.816,60-TL'nin dava tarihi olan 23/08/2016 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte iadesine karar vermiştir. Bununla birlikte iadeye konu Mart 2001-Ocak 2016 dönemine ilişkin maaş alacağı için maaş alacağının doğduğu tarihlerden dava tarihine kadar geçen süre için başvurucuya herhangi bir faiz ödenmesine ilişkin hüküm kurulmamıştır.
Başvurucuya geriye dönük olarak maaşının eksik ödenen kısmının ödenmesi gerektiği idare tarafından kabul edilmiş bir olgudur. Bununla birlikte başvurucunun maaş alacağının doğduğu tarihlerden dava tarihine kadar geçen süre dikkate alındığında alacaktaki değer kaybını giderebilecek herhangi faiz ödemesi yapılmaması başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklemiştir. Dolayısıyla söz konusu müdehalenin kamunun yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengeyi başvurucu aleyhine bozduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan gerekçelerle başvurucunun Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
HÜKÜM
Açıklanan gerkeçelerle;
A. 3. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA, .... 18/09/2024 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2023/7-1069 E., 2024/496 K., 2/10/2024 tarihli kararına göre;
4721/m. 705, 706
6098/m. 79, 217
ÖZET : Uyuşmazlık; şahsi hakka dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmaması hâlinde tazminat istemine ilişkin eldeki davada, taraflar arasında taşınmazın aynının devrini gerektirir bir belge bulunmaması nedeniyle tapu iptali ve tescil isteğinin kabul edilemeyeceği, bu nedenle terditli tazminat isteğinin değerlendirilmesi gerektiğine yönelik Özel Daire bozması, mahkemece bozma ilâmına uyularak yapılan yargılama ve gelinen aşama itibarıyla davacı tarafından ödenen bedelin aynen mi, yoksa denkleştirici adalet ilkesine göre dava tarihindeki alım gücüne ulaştırılması suretiyle tespit edilen bedelin mi iadesinin gerektiği noktasında toplanmaktadır.
Mahkemece, TEFE ve TÜFE endekslerinin Devlet İstatistik Enstitüsünden sorularak, 45.000,00 TL'nin dava tarihi itibarıyla çeşitli ekonomik etkenlerin ( enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artışlar, memur maaş ve işçi ücretlerindeki artışlar vs. ) ortalamaları alınmak suretiyle ulaşacağı alım gücü, gerektiğinde bu konuda uzman bilirkişi veya kurulundan nedenlerini açıklayıcı, taraf, hâkim ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak belirlenmeli, bu yolla belirlenecek miktara hükmedilmelidir. Mahkemece anılan hususlar göz ardı edilerek karar verilmesi doğru görülmemiştir.
DAVA :
1. Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil, mümkün olmazsa tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ürgüp Asliye Hukuk Mahkemesince verilen tapu iptali ve tescil isteminin reddine, tazminat isteminin kısmen kabulüne ilişkin karar davacı vekili ile davalılar vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 7. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibarıyla 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan mülga 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 Sayılı Kanun'la değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin ikinci fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra gereği düşünüldü:
KARAR : I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi
Davacı vekili; müvekkilinin eskiye dayanan dostlukları nedeniyle güven duyduğu davalı ...'na taşınmaz satın alımı konusunda 2005 yılında vekâletname verdiğini, aynı yıl davalı ...'in Nevşehir ili Ürgüp ilçesinde müvekkili adına kazançlı taşınmaz yatırımı yapılabileceğini söylemesi üzerine müvekkilinin 2005 yılı içerisinde parça parça toplamda 45.000,00 TL'yi davalı ...'e gönderdiğini, ancak müvekkili adına bir türlü tapu devri yapılmadığını, davalı ...'in söz konusu paralar ile satın aldığı dava konusu Nevşehir ili Ürgüp ilçesinde bulunan 385 ada 65 ve 68 parsel sayılı taşınmazları o tarihlerde gönül ilişkisi yaşadığı ve dava tarihi itibarıyla da eşi olduğu öğrenilen diğer davalı ... adına tescil ettirdiğini, hiçbir bedel ödemeyen ve kötüniyetli olan davalı ...'un taşınmaz sahibi olduğunu, bir çözüm bulmak maksadıyla taraflar arasında 01.08.2012 tarihli protokolün imzalandığını, ne var ki davalı ...'in protokol şartlarına da uymadığını ileri sürerek dava konusu taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile müvekkili adına tesciline, mümkün olmaması hâlinde tespit edilecek alacak ile maddi ve manevi zararın davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı Cevabı
Davalı ...; diğer davalı ...'un babasından kalan taşınmazların intikal işlemlerini yaptırmak üzere 2001 yılında kendisine vekâlet verdiğini, işlemler sırasında çevre parsellerin ileride değerlenebileceğini düşünerek tanıdıklarına satın aldırmak istediğini, tanıdığı olan davacıdan da 2001 yılında bu amaçla 45.000,00 TL aldığını, bir ay sonra 7.500,00 TL'yi iade ettiğini, hastalığı ve ameliyat geçirmesi nedeniyle satın alma işlemlerini yapamadığını, aradan on üç yıl geçtiğinden alacağın zamanaşımına uğradığını, davalı ... ile sadece iş ilişkisinin bulunduğunu, davalı ...'un davacı ile aralarındaki anlaşmaları bilmediğini belirterek öncelikle zamanaşımı nedeniyle, aksi hâlde davanın esastan reddini savunmuş, yargılamanın devamı sırasında davalı ...'nun 31.12.2020 tarihinde ölümü üzerine tek mirasçısı ... davaya dahil edilmek suretiyle taraf teşkili sağlanmıştır.
Diğer davalı ... vekili; müvekkili ile davacı arasında hukuki ya da ticari herhangi bir ilişkinin bulunmadığını, müvekkilinin diğer davalı ...'e yalnızca babasından miras yoluyla intikal eden ve ortaklığın giderilmesi yoluyla satılacak taşınmazların alımı için vekâlet verdiğini, ...in de vekâletnameye dayalı olarak dava konusu taşınmazları müvekkili adına satın aldığını, bu nedenle davacının iptal ve tescil isteminin yerinde olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesi'nin Birinci Kararı
Ürgüp Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 08.12.2015 tarihli ve 2014/127 E., 2015/709 K. sayılı kararı ile; davacının taşınmaz satın alması için davalı ...'e vekâlet verdiği, bu amaçla davalı ...'e para gönderdiği, yetki çerçevesinde davalı ...'in taşınmaz satın aldığı ancak taşınmazları davacı adına tescil ettirmediği, diğer davalı ... adına tescil işlemi yaptırdığı, vekilin vekâlet verene karşı sadakat ve özen borcu bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulü suretiyle dava konusu 385 ada 68 Sayılı parselin ½ payı ile 385 ada 65 Sayılı parselin tapu kayıtlarının iptaline ve davacı adına tesciline karar verilmiştir.
Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili (dava konusu 385 ada 68 Sayılı parselde iptal ve tescile karar verilen pay miktarı yönünden) ile davalı ... ve Yurdanur vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 09.06.2020 tarihli ve 2020/180 Esas, 2020/2410 Karar sayılı kararı ile; “...Bilindiği üzere, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 705. maddesine göre, taşınmaz mülkiyetinin kazanılması tescille olur. Miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanunda öngörülen diğer hallerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hallerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır. Yine aynı kanunun 706/1. maddesine göre, taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerli olması, resmi şekilde düzenlenmiş bulunmalarına bağlıdır.
Öte yandan, taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu 237. maddesi (Borçlar Kanununun 213. maddesi) ile Türk Medeni Kanununun 706. ve Noterlik Kanununun 89. maddesi hükümleri uyarınca noter önünde re'sen düzenlenmesi gereken, bir başka anlatımla geçerliliği resmi şekil şartına bağlı kılınan, tam iki tarafa borç yükleyen ve kişisel hak sağlayan sözleşme türüdür. Vaat alacaklısı, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile mülkiyet devir borcu yüklenen satıcıdan edim yerine getirilmediğinde Türk Medeni Kanununun 716. maddesi uyarınca açacağı tapu iptali ve tescil davasında borcun hükmen yerine getirilmesini isteyebilir.
Somut olaya gelince, dosya kapsamıyla çekişme konusu taşınmazların davacı adına alımı konusunda davacı tarafından davalı ...'e verilen bir vekaletname bulunmamaktadır. Davacının dayandığı 01.08.2012 tarihli protokol ise şahsi hak talebi vermekle taşınmazların aynının intikalini gerektirir belge niteliğinde değildir. Diğer yandan dava konusu taşınmazlar davalı ...'un babasından kalmış olup yarısı ortaklığın giderilmesi davası sonucu gerçekleşen cebri satış, diğer yarısı da dava dışı kardeşinden satış yoluyla elde edilmiştir. Bu nedenlerle davacının tapu iptal tescil isteğinin reddiyle alacak (tazminat) isteğinin değerlendirilerek davacının bir alacağı var ise miktarının tespitiyle sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir...'' gerekçesiyle davalıların yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün bozulmasına, bozma nedenine göre davacının yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi'nin İkinci Kararı
Ürgüp Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 25.05.2021 tarihli ve 2020/237 Esas, 2021/202 Karar sayılı kararı ile; bozma ilâmına uyularak yapılan yargılama neticesinde, dava konusu taşınmazların devrine ilişkin resmî şekilde düzenlenmiş herhangi bir sözleşme bulunmadığı, 01.08.2012 tarihli protokolün de taşınmazların aynının intikalini gerektirir bir belge niteliğinde olmadığı, bu nedenle tapu iptali ve tescil isteminin reddi gerektiği, alacak istemi yönünden; davacı ve davalı ... arasında herhangi bir sözleşme imzalanmadığından davalı ...'un sorumluluğunu gerektirir bir durumun bulunmadığı, diğer davalı ... yönünden ise davalı ...'in davacıdan 2001 yılında 45.000,00 TL aldığını ikrar ettiği, her ne kadar 7.500,00 TL'lik kısmı bir ay sonra iade ettiğini savunmuş ise de davalı ...'in paranın gönderim tarihi ve kısmi iade savunmasını usulüne uygun delillerle kanıtlayamadığı, 45.000,00 TL'nin adı geçen davalıya verildiği tarihin 2005 yılı olarak esas alındığı ve zamanaşımı def'înin yerinde olmadığı, öte yandan davacının kişisel hakkının ve manevi bütünlüğünün ihlâli niteliğinde bir durum olmadığından manevi tazminat şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davacının tapu iptali ve tescil isteminin reddine, terditli tazminat istemi yönünden davanın kısmen kabulü suretiyle 45.000,00 TL maddi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte dahili davalı ...'ndan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine, manevi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir.
Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ile dahili davalı ... vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 20/09/2022 tarihli ve 2021/6981 Esas, 2022/5322 Karar sayılı kararı ile; “...3.Değerlendirme 3.1.Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davalılar vekilinin tüm; davacı vekilinin aşağıdaki (3.2). bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 3.2.Mahkemece uyulmasına karar verilen Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin bozma ilamında da belirtildiği üzere, dava konusu taşınmazların davacı adına alımı konusunda davacı tarafından davalı ...'na verilen bir vekaletname bulunmadığı ve davacının dayandığı 01.08.2012 tarihli protokolün dava konusu taşınmazların aynının intikalini gerektirir belge niteliğinde olmadığı kuşkusuzdur. Bu durumda, taraflar ancak birbirlerine verdiklerini denkleştirici adalet ilkesine göre geri alabilirler. Somut olayda; davalı ...'nun, davacı adına taşınmaz satın almak için davacıdan 2001 yılında aldığını kabul ettiği 45.000,00 TL'nin denkleştirici adalet kuralı gereğince dava tarihindeki alım gücüne ulaştırılması gerekir. O halde mahkemece, TEFE ve TÜFE endekslerinin Devlet İstatistik Enstitüsünden sorularak, 45.000,00 TL'nin dava tarihi itibariyle çeşitli ekonomik etkenlerin ( enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artışlar, memur maaş ve işçi ücretlerindeki artışlar vs. ) ortalamaları alınmak suretiyle ulaşacağı alım gücü, yukarıda açıklanan ilke ve esaslar altında ve gerektiğinde bu konuda uzman bilirkişi veya kurulundan nedenlerini açıklayıcı, taraf, hâkim ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak belirlenmeli, bu yolla belirlenecek miktara hükmedilmelidir. Mahkemece anılan hususlar göz ardı edilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir'' gerekçesiyle davalılar vekilinin tüm, davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (3.2.) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiştir.
Direnme Kararı
Ürgüp Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 07.03.2023 tarihli ve 2022/515 Esas, 2023/125 Karar sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, davanın ikâme ediliş şekline göre alacak istemi yönünden belirsiz alacak davası olmadığı gibi yargılama sürecinde davacının usulünce düzenlenmiş bir ıslah dilekçesinin de bulunmadığı, davanın geldiği aşama itibarıyla davacı tarafından ödenen bedelin artırılmasının mümkün olmadığı belirtilerek direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi
Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
UYUŞMAZLIK
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; şahsi hakka dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmaması hâlinde tazminat istemine ilişkin eldeki davada, taraflar arasında dava konusu taşınmazın aynının devrini gerektirir bir belge bulunmaması nedeniyle tapu iptali ve tescil isteğinin kabul edilemeyeceği, bu nedenle terditli tazminat isteğinin değerlendirilmesi gerektiğine yönelik Özel Daire bozması, mahkemece bozma ilâmına uyularak yapılan yargılama ve gelinen aşama itibarıyla davacı tarafından ödenen bedelin aynen mi, yoksa denkleştirici adalet ilkesine göre dava tarihindeki alım gücüne ulaştırılması suretiyle tespit edilen bedelin mi iadesinin gerektiği noktasında toplanmaktadır.
GEREKÇE
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanması gerekmektedir.
Sözleşme; hukuki bir sonuç doğurmak üzere, iki veya daha ziyade kişinin karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile uyuşmasını ifade eder (Kocayusufpaşaoğlu, Necip: Borçlar Hukukuna Giriş, 7. b., İstanbul 2017, s. 95 ).
Mülga 818 Sayılı Borçlar Kanunu'nda (BK) olduğu gibi 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda (TBK) da sözleşme borç ilişkisinin kaynakları arasında sayılmış ve sözleşmenin tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamalarıyla kurulacağı (TBK madde 1) hüküm altına alınmıştır.
Belirtmek gerekir ki, bir hukuki işlemin geçerli ve amacına uygun hukuki sonuçlar doğurabilmesi için o hukuki işlemi yapan kişi veya kişilerin sağlıklı bir şekilde oluşmuş iradelerinin bulunması ve yine bu iradelerinin istenilen hukuki sonuca uygun şekilde açıklanması gerekmektedir. Sözleşmelere egemen olan ilke şekil serbestisidir. Buna göre, kural olarak, kanunda tersine bir açıklık olmadıkça sözleşmeler herhangi bir şekil şartına tâbi değildir ( BK madde 11/1; TBK madde 12/1 ). Bununla birlikte, bazı sözleşmelerin geçerli olabilmeleri kanun koyucu tarafından belirli bir şekle uygun olarak yapılmaları koşuluna bağlanmıştır. Taraflar da, kanunun herhangi bir şekil koşuluna tâbi tutmadığı bir sözleşmenin geçerliliğini, belli bir şekilde yapılmasını hükme bağlayabilirler. İlk belirtilen yasal şekil, ikincisinde ise “taraflarca kararlaştırılan şekil” (BK madde 16; TBK madde 17) söz konusudur.
Diğer taraftan şekil zorunluluğunun öngörüldüğü sözleşmelerde; kanunun öngördüğü şeklin bir geçerlilik (sıhhat) şartı olarak düzenlendiğini, buna uyulmadan yapılan sözleşmelere “geçersizlik” müeyyidesinin bağlandığını, bunun hukuki mahiyet olarak emredici nitelikte olduğunu, bu nedenle de “geçersizlik” müeyyidesine bağlanan şekil eksikliğinin hâkim tarafından, taraflar ileri sürmeseler dahi, yargılamanın her aşamasında resen göz önüne alınması gerektiğini belirtmekte yarar bulunmaktadır.
Bu kapsamda, şekil zorunluluğunun öngörüldüğü sözleşmelerden olan; tapulu taşınmazlarda mülkiyetin devrini öngören her türlü sözleşmelerin resmî şekilde yapılması zorunludur. Bu bir geçerlilik koşuludur [Türk Medeni Kanunu (TMK) madde 706; BK madde 213; TBK madde 217; Noterlik Kanunu madde 60/3; Tapu Kanunu madde 26].
Somut olayda; davacı vekili, müvekkili adına taşınmaz satın alınması için vekil tayin ettiği davalı ...'e ödediği toplam 45.000,00 TL ile dava konusu 385 ada 65 ve 68 parsel sayılı taşınmazların satın alındığını, ancak davalı ...'in anılan taşınmazları diğer davalı ... adına tescil ettirdiğini, aralarında çıkan uyuşmazlığın çözümü için 01.08.2012 tarihli protokolün imzalandığını, ancak davalı ... tarafından protokol gereğinin de yerine getirilmediğini ileri sürmüştür. Bu iddia karşısında dava konusu taşınmazların temliki incelendiğinde; Nevşehir ili Ürgüp ilçesi Karaözü-1 mahallesinde kain 385 ada 65 ve 68 parsel sayılı taşınmazlar ... adına tam pay üzere kayıtlı iken, ...'in 21.09.2001 tarihinde ölümü ile mirasçıları ..., ..., ... ve ...'ye kaldığı, ortaklığın giderilmesi davası neticesinde 20.03.2007 tarihinde 1/2'şer oranda ... ve ... adına paylı mülkiyet üzere tescil edildiği, tescil işlemini anılan kişiler adına vekâleten ...'nun yaptığı, daha sonra ...'ın taşınmazlardaki 1/2'şer payını vekil... marifetiyle 26.06.2007 tarihinde ...'ye satış suretiyle devrettiği kayda dayalı tespit edilmiştir.
Davacı tarafından dayanılan 01.08.2012 tarihli ve ''Protokol'' başlıklı adi yazılı belge incelendiğinde; ... ve ... arasında akdedildiği, Ürgüp'te bulunan ...'ye ait 6.730 m2'lik taşınmazın 02.08.2012 tarihinde ...'a (davacının oğlu) devredileceği ve aynı gün yapılacak noter sözleşmesi ile 31.12.2012 tarihine kadar anılan taşınmazın satış hakkının Erbil tarafından...'e (güncel arsa rayiç bedelinin %50 fazlası ile bedelin ödenmesi kaydıyla) verileceğinin kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır.
Hemen belirtilmelidir ki, davacı tarafından davalı ...'e taşınmaz satın alım yetkisini içerir bir vekâletname verilmediği, davacının tutunduğu 01.08.2012 tarihli protokolün ise taşınmazların aynının intikalini gerektirir resmî şekle haiz bir belge niteliğinde olmadığı gözetilerek tapu iptali ve tescil isteminin reddine karar verildiği, gelinen aşama itibarıyla da iptal ve tescil istemi bakımından bir uyuşmazlık bulunmadığı, uyuşmazlığın terditli istek olan tazminat miktarı üzerinde düğümlendiği açıktır.
Öte yandan, tazminat miktarına yönelik uyuşmazlığın çözümü bakımından denkleştirici adalet ilkesi hakkında açıklama yapılmasında yarar vardır.
Eldeki davada, taraflar arasında taşınmaz naklini gerektirir resmî şekle haiz bir sözleşme bulunmadığından davacı ile davalı ...'in verdiklerini sebepsiz zenginleşme kuralları gereğince geri isteyebilecekleri, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 79. maddesinin birinci fıkrasına göre sebepsiz zenginleşenin ( davalı ... ), zenginleşmenin geri istenmesi sırasında elinden çıkmış olduğunu ispat ettiği kısmın dışında kalanı geri vermekle yükümlü olduğu, ancak bazı durumlarda ( özellikle para borçlarında ) zenginleşmenin tamamının geri verilmesi durumunda dahi diğer tarafın zararının tamamen karşılanmayabileceği ortadadır.
Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon uzun yıllar boyu yüksek oranlarda seyretmiş ve paramızın değeri (alım gücü) de bununla ters orantılı olarak devamlı düşmüştür. Belli bir miktar paranın verildiği tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha az olduğu bir gerçektir. Hâl böyle olunca alıcının akit tarihinde verdiği paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi, gerçek hayatta büyük sarsıntılara, tutarsızlıklara, adalete karşı var olması gereken güvenin sarsılmasına neden olması, kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılması üzerine daha adil çözüme ulaşabilmek için yargısal içtihatlarla denkleştici adalet prensibine göre iade ilkesi benimsenmiştir.
Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına geçen değerlerin eksiksiz iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hâle getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder.
Denkleştirici adalet ilkesi gereğince güncelleme yapılırken, güncellemeye esas alınan somut veriler tek tek uygulanarak ödeme tarihinden ifanın imkânsız hâle geldiği tarihteki veya akdin ifa edilemeyeceğinin öğrenildiği tarihte ulaştığı alım gücü, çeşitli ekonomik etkenlerin (enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artış, maaş artışları vs. gibi ) ortalamaları alınarak belirlenmesi ve hüküm altına alınması gerekmektedir.
Bu açıklamalardan sonra somut olay değerlendirildiğinde; davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin davalı ...'e verdiği 45.000,00 TL'yi uzun süre geri alamadığını, oyalandığını, zarara uğradığını iddia ettikten sonra sonuç ve istem kısmında tapu iptali ve tescil istemlerinin kabul edilmemesi hâlinde mahkemece tespit edilecek alacak ile maddi ve manevi zararlarının davalılardan tahsilini istemiş, cevaba cevap dilekçesinde de talebini yinelemiştir. Gerek dava dilekçesi gerekse cevaba cevap dilekçesinden davacı tarafın tespit edilecek tüm zararının giderilmesini istediği, yapılan keşif neticesinde dava konusu taşınmazların harca esas değerlerinin tespiti ve mahkemece verilen süre içerisinde davacı tarafın 492 Sayılı Harçlar Kanunu'nun 16. ve 32. maddeleri gereğince taşınmazların tam değeri üzerinden eksik harcı ikmâl ettiği, ilk istek tapu iptali ve tescil olduğundan davacı tarafın kendisine yüklenen yükümlülüğü yerine getirdiği, tapu iptali ve tescil isteminin kabul edilemeyeceği ortaya çıktıktan sonra terditli tazminat istemi yönünden değerlendirmeye geçildiği, gelinen aşama itibarıyla davacı tarafın denkleştirici adalet ilkesine uygun bir biçimde tüm zararının giderilmesini isteyebileceği, davalı ...'nun, davacı adına taşınmaz satın almak için davacıdan 2001 yılında aldığını kabul ettiği 45.000,00 TL'nin denkleştirici adalet ilkesi gereğince dava tarihindeki alım gücüne ulaştırılması gerektiği anlaşılmıştır.
O hâlde mahkemece, TEFE ve TÜFE endekslerinin Devlet İstatistik Enstitüsünden sorularak, 45.000,00 TL'nin dava tarihi itibarıyla çeşitli ekonomik etkenlerin (enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artışlar, memur maaş ve işçi ücretlerindeki artışlar vs.) ortalamaları alınmak suretiyle ulaşacağı alım gücü, yukarıda açıklanan ilke ve esaslar altında ve gerektiğinde bu konuda uzman bilirkişi veya kurulundan nedenlerini açıklayıcı, taraf, hâkim ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak belirlenmeli, bu yolla belirlenecek miktara hükmedilmelidir. Mahkemece anılan hususlar göz ardı edilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.
Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Açıklanan sebeplerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle ve 6100 Sayılı Kanun'un Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun'un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.10.2024 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Anayasa Mahkemesinin 29/09/2025 tarihli 33032 sayılı RG'de Yayımlanan 08/07/2025 tarihli ve 2024/41763 Başvuru Numaralı dosyada verdiği kararına göre;
BAŞVURU KONUSU : Başvuru, özel hukuk kişileri arasındaki borç ilişkisinden doğan alacağın enflasyon karşısına değer kaybına uğramasından kaynaklı zararın tazmin edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
ÖZETLE ; Anayasa Mahkemesi , alacağın enflasyon karşısında değer kaybına uğratılması nedeniyle başvurucunun mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar vermiş ve Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasanın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine , ihlalin yapısal sorundan kaynaklandığı anlaşıldığından PİLOT KARAR USULÜNÜN UYGULANMASINA , yapısal sorunun çözümü için durumun TBMM'ye bildirilmesine ve kararın yayımlandığı tarihe kadar mülkiyet hakkının ihlal iddiası ile yapılmış olan başvurular ile bu tarihten sonra kaydedilecek aynı konuda yapılan ve karardan sonr yapılacak başvuruların incelenmesinin kararın Resmi Gazetede yayımlanmasından itibaren 4 ay süre ile ertelenmesine karar vermiştir.
